http://gercekedebiyat.com/haber-detay/-madam-paris-basin-sagolsun-ali-tartanoglu/2026
TOPUZ
BiIdigimizi zannetmemiz.., Öğrenmemizin en büyük düşmanıdır.
4 Aralık 2015 Cuma
Madam Paris, Başın Sağolsun
http://gercekedebiyat.com/haber-detay/-madam-paris-basin-sagolsun-ali-tartanoglu/2026
1 Şubat 2007 Perşembe
İmamın Kötüsü, Demokrasi ve Sistem
Muhafazakarlık, neyi muhafaza etmek istediğinizle açıklanıp, tartışılmalı. Neyi muhafaza etmek istediğiniz bilinirse, anca o zaman «demokratlık» iddianız inandırıcı olabilir.
«İmamın (hocanın) kötüsü, adamı
dinden imandan eder.» (Türk
atasözü)
«Demokrasi berbat bir rejim... Ama
daha iyisini bulamadığımız için şimdilik idare ediyoruz.» (Winston Churchill, eski
İngiltere başbakanı)
«Her insan topluluğunda iktidarın
yapısı, iki karşıt gücün sonucudur: Bir yanda inançlar, öte yanda pratik
zorunluluklar. Dolayısıyla, siyasal partilerin liderliği, günümüzde sosyal
grupların (sendikalar, dernekler, şirketler, v.b.) gibi ikili bir özellik
gösterir; görünüşte demokratik, gerçekte oligarşiktir. Sadece birkaç Faşist
parti, ... diğerlerinin gizlice uyguladığını açıkça itiraf edecek cesareti
gösterirler.» (Maurice
Duverger, Fransız siyaset bilimci)
Tek tek bireyleri, bireylerden
oluşan toplumları, kısaca «insanı» ayakta tutan doğru yanlış,
iyi kötü, güzel çirkin bir takım değerler var. Yanlış, kötü, çirkin değerleri
doğruya, iyiye, güzele dönüştürmek, dönüştürme çabası veya tam tersine yanlış,
kötü, çirkin olanı koruma çabası başka şey. Yanlışı, kötüyü, çirkini, artık işe
yaramayanı, eskiyeni doğruya, iyiye, güzele, işe yarayana, yeniye dönüştürme
çabasına ıslahat (iyileştirme), reform, nihayet devrim denmiş. Yanlışı, kötüyü,
çirkini, artık işe yaramayanı, eskiyeni olduğu gibi koruma çabasına da en masum
deyimle muhafazakarlık, daha serti tutuculuk, hatta gericilik...
Elbette, burada «kime göre» sorusu
büyük önem kazanıyor. Mesela yüzde 57'ye göre yanlış, kötü, çirkin, işe
yaramaz, eski olan, öteki yüzde 43'ye veya yüzde 10'a göre tam tersi olabilir.
Çok ilginçtir; «muhafazakar», hatta «tutucu», hatta
hatta «gerici» olarak tanımlananlar, bunlara çok da fazla
kırılıp, gücenip itiraz etmez. AKP, en azından başlangıçta, kendisini «muhafazakar» demokrat
olarak tanımlamıştır.
Muhafazakarlık, neyi muhafaza etmek
istediğinizle açıklanıp, tartışılmalı. Neyi muhafaza etmek istediğiniz
bilinirse, anca o zaman «demokratlık» iddianız inandırıcı
olabilir.
Muhafaza etmek istediğiniz, «taş
devri», «ilkel feodal» düzen ise, demokratlık iddianızın
bir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Bırakın bizim inanmamızı, siz bile
inanmıyorsunuz demektir. Sadece, ağır bir faşizmle, yani zorbalıkla,
istibdatla, «taş devri» rejiminiz için, bilboardlara «ileri
demokrasi» yazarsınız o kadar.
Ama bunların, bu tartışmaların
hepsi, doğru yanlış, iyi kötü, güzel çirkin, yararlı yararsız v.b.
denilebilecek bir şeylerin bizzat «var olması» ile, bu bir
şeyler «var ise» mümkün.
Yoksa?.. Yok edilmişse?.. Hiç
kalmamışsa?..
«İmamın kötüsü» sadece dinden, imandan değil,
bireyi, toplumu = insanı, insanlığı ayakta tutan bütün değerlerden ederse?..
«Kötü» ayrıca tartışılabilir. «İmam» kim?
Sadece Recep Tayyip Erdoğan,
Fethullah Gülen ve bilcümle adamları, hayranları, müritleri, tapınıcıları mı?
Hayır. «İmam» sadece
namaz kıldıran değil. Sadece şeyh, evliya, nebi (peygamber) v.b. değil. Sadece
din konusunda danışılan, din konusunda yol gösteren, sadece din konusunda
önderlik eden veya sadece din konusunda ahkam kesen değil.
İmam, hangi mezhep, tarikat v.b.
olursa olsun Müslümanlığın genelinde, aynı zamanda İngilizcedeki «leader» ın
karşılığı olarak her alanda yol gösteren, giderek yöneten, talimat veren, kural
koyan... Kısaca devlet başkanı demek...
Aslında bütün dinler için geçerlidir
bu. İsa, biraz ayrıksı dursa da, onun adını kullanarak Hıristiyanlığı,
kelimenin tam anlamıyla «icat» edenlerin oluşturduğu Kilise ve
Papalık, Hıristiyan Batı'ya yüzyıllarca hükmetmiş, papalar, kardinaller,
başpiskoposlar, patrikler, piskoposlar, papazlar sadece kiliseleri, dini değil,
yetki alanları içindeki toplulukları hemen her anlamda yönetmiştir. Evet,
senyörler, lordlar, baronlar, dükler, krallar, hatta zamanla imparatorlar v.b.
de olmuştur ama asıl söz sahibi kilise ve din büyükleridir.
İngilizcede «lord» sadece
bir soyluluk unvanı değil, bir yandan toprak sahibi senyör (bizde «ağa» ),
ama aynı zamanda peygambere (İsa'ya), hatta Tanrıya hitap sözcüğüdür, hatta
bizzat İsa demektir, Tanrı demektir.
Museviliğin tarihi incelendiğinde
çok daha ilginç bir durum görülür.
Musa da, sadece bir din önderi
peygamber değil, aynı zamanda bir toplumun lideridir, yol göstericisidir,
önderidir. Sadece Tanrıyla nasıl ilişki kurulacağını, sadece nasıl ibadet
edileceğini öğretmez. İnsanın kendisiyle, insanın insanla, insanın otoriteyle,
insanın yanlış ve doğruyla, iyi ve güzelle ilişkisini de öğretir. Yetmez
kurallar koyar. Yetmez kurallara uymayanlara verilecek cezaları düzenler.
Bu, bütün dinler, bütün peygamberler
için geçerlidir. İsa'nınki çok belirsizdir; Tanrı tarafından değil, kendisinden
sonra İsa'nın adını kullananlar tarafından (yani düpedüz sizin benim gibi
ölümlü insanlarca) yüzlerce İncil yazılarak (bugün bile resmen 4 tane var)
sözüm ona sistematikleştirilmeye çalışılmıştır.
Musa'nın, sadece bir «on
emir» i vardır; ama ne Tevrat'ı, ne Havra'sı, ne hahamı vardı. İsa,
Musa'dan iki bin yıl sonra veya tersine, Musa İsa'dan iki bin yıl önce yaşadı.
Öldürüldüğünde İsa'nın da İncil'i, Kilisesi, papazları yoktu. Buna karşılık çok
daha önemlisi İsa bir Hıristiyan değil, Musevi'ydi, hatta Musevi din adamıydı,
yani hahamdı. Onun derdi, modern dünyanın Milat diye bilip kabul ettiği -0-
tarihinin hemen sonrasında Roma İmparatorluğunun bir eyaleti olan Filistin'de,
Romalı imparatorluğunun Filistin'in iç işlerini yönetmesi için yetkili kıldığı
Musevi hahamlar konseyinin adaletsizliklerine, zulmüne karşı çıkmaktı. Musevi
ahaliyi bu adaletsizliklere, bu zulme karşı uyarmak, uyandırmak, hatta bir
yandan da Romalı Filistin Valisinin dikkatini bu adaletsizlik ve zulme
çekmekti.
Lütfen dikkat!.. Musevi hahamlar
konseyi, Roma İmparatorluğu Filistin Eyaleti'nin yerel yönetim organı... İsa da
bu yerel yönetimin adaletsizliklerine, usulsüzlüklerine karşı çıkıyor. Eşeğine
binip köy köy, kasaba kasaba dolaşarak Musevi halkı, Roma'ya değil bu Musevi
yerel yönetime karşı direnişe çağırıyor. Yani düpedüz siyaset yapıyor. Ama
elinde o sırada Tevrat'tan, yani dinden başka bir araç yok. Günümüz
Türkiye'sinde, hatta tüm İslam dünyasında, emperyalist Batı kapitalizmi
tarafından, üstelik halkı zulme karşı uyandırmak için değil, tam tersine
istibdada itaat için, baskı ve zulüm karşısında uyuşturmak için bayıla
kullanılan seçim, siyasi parti, parlamento hele ordu, polis gibi bir güç yok...
Neredeyse tıpatıp aynı durum
Musa'dan sonraki İsa ve Muhammed için de geçerli. İsa da Muhammed de içinde
yaşadıkları toplumun siyasetine yani yönetimine başkaldıran insanlar. Elbette
üçünün de amacı başkaldırdıkları siyasetin, yönetimin, sistemin yerine kendilerince
uygun olanı koymak. Yani siyaset!... Yönetmek.
Musa yönetendir, Muhammed
yönetendir. İsa yöneten olmamıştır, ama mevcut yönetime başkaldırmış, bu
nedenle öldürülmüştür. Ancak İsa'dan hareket edenler, onun izinden giderek
Filistin'deki Musevi yerel yönetim konseyine değil, Roma İmparatorluğu Filistin
Valiliğine de değil, Hıristiyanlığı «icat» edip, ne hikmetse, doğrudan Roma
İmparatorluğuna kafa tutmuştur. Roma pagandır (çok tanrılıdır), tek tanrılı
Musevi İsa'nın mirasından doğan Hıristiyanlar ise tek tanrılıdır. Ama
Hıristiyanlığın-Hıristiyanların pagan Roma'ya karşı mücadeleleri sadece kendi
dini inançları, ibadetleri açısından bağımsız olmak, özgür olmak olmamış,
sonunda koca Roma İmparatorluğunu, hatta İmparatorunu, yani devleti
Hıristiyanlaştırmaya kadar uzanmıştır.
Bizzat Batılı Hıristiyanların «Karanlık
Çağ» dedikleri Ortaçağ'da, Papalıkla simgelenen Kilise bizzat devlet
olmuş, krallarıyla birlikte devlet dahil her şeyi çok vahşi bir şekilde
yönetmiştir. Cadı Avları, Engizisyon Mahkemeleri, başta kadınlar olmak üzere
bilim insanları, düşünürler, aydınlar başta yakma olmak üzere akla gelmedik
yollarla kent meydanlarında işkenceyle öldürmeler, bu döneme bizzat
Batılıların «Karanlık Çağ» demesinin gerekçesidir.
Batı, Aydınlanma Devrimi ile
Hıristiyanlığı ve Papayı kiliseye hapsetmeyi başarmıştır. Ama bu da yüzyıllar
süren savaşlardan sonra mümkün olmuştur. Batının kendi iç tarihi, 19'uncu, en
azından 17'inci yüzyıla kadar, tam anlamıyla bir dinler savaşı tarihidir.
(Aslında insanlık tarihindeki hemen bütün savaşların arkasında, önünde,
sağında, solunda, altında, üstünde, ama bir yerinde mutlaka din unsuru vardır.
Her dinin kendi içindeki mezhep savaşlarını, dinlerin birbiriyle savaşları
tamamlar. Yüz yıl savaşları, Otuz Yol Savaşları, Gül Savaşları Hıristiyanlar
arası savaşlarsa, Haçlı Seferleri de Müslümanlara karşı Hıristiyan
savaşlarıdır. Müslümanlık artık bin beş yüz-bin yıl önceki Emevilerin, yedi yüz
yıl önceki Osmanlıların cihatlarına, gazalarına devam edecek güçte değil, artık
Müslümanlar, habire Hıristiyan-emperyalist Batı'nın (dinin önde görünmediği,
daha ziyade sömürü amaçlı görünen) cihatlarına maruz. Ama Arap dünyasında
Sünni-Şii çatışmaları, Türkiye'de akıl almaz Alevi düşmanlığı, Hindistan'da
Hindu-Müslüman kavgaları, Afganistan'da Müslüman Taliban'ın Müslüman'a,
Suriye'de Müslüman El Kaide'nin, Müslüman El Nusra'nın Müslüman'a ettikleri
hala devam ediyor bütün dünyanın gözleri önünde.
Tamam... Emperyalizm... Ama
emperyalizmin çok rahat, keyifle kullanacağı malzemeyi de Müslümanlar
veriyor. «Kim daha iyi Müslüman» kavgası... Veya kendini Allah
sanıp, öteki dünyanın mahkemesine bile gerek kalmadan bütün Müslümanları daha
bu dünyada en iyi, cennetlik Müslüman yapma anomalisi...
Devleti ele geçirip, Türkiye İslam
Cumhuriyeti kurmaya soyunmanın, bilumum mektepleri imam hatipleştirmenin tek
amacı, uğradıklarını iddia ettikleri sözüm ona bir takım mağduriyetin, hele
zulmün ortadan kaldırılması veya intikamı olabilir mi?
Senin derdin sadece kendinin
istediği yerde istediğin gibi türbanla dolaşmak ise, bunun engellenmemesi ise,
bununla yetinmen gerekmez mi? Öyleyse seçilmiş (yani sözde, demokrasi söz
konusu!) AKP'li belediye başkanının «başı açık kadın satılıktır» sözü
nasıl izah edilir? Apaçık «bizim derdimiz bütün kadınları
türbanlamaktır» dan başka?!..
O belediye başkanı seçilmiş mi?
Seçilmiş.
Sandık ve seçim, demokrasi için
gerekli ve yeterli tek koşul sayıldığına göre Demokrasi uygulanmış mı?
Uygulanmış.
E o zaman hepimiz imam
hatiplileşecek, hepimiz türbana mı dolanacağız?
İşte «imamın kötüsü» bu
nedenle adamı dinden imandan çıkarır. Demokrasiye bulaşmasına bile gerek yok.
Ama bir de demokrasiye bulaşır, yani
maalesef seçilirse... Seçilmişse...
«İmam», yukarıda izah edildi,
Müslümanlık lügatine göre, yöneten, komut veren, kural koyan, ödül ve ceza
verip uygulayan, devlet, devlet başkanı demek.
Seçilmemişse, kerameti kendinden
menkul veya babadan oğula veya zorla «imam»laşmışsa, bir şekilde devrilebilir.
Başarırsanız mesele yok. Başaramazsanız bedel ödersiniz. Yine mesele yok.
Ya seçilmişse?.. Hele parlamentoda
büyük çoğunluğu varsa?..
Ve hele kendinde keramet görüp
kendine göre bir demokrasi tanımı yapıyorsa?..
Mahkemeye, hakime, savcıya,
yargıya... Meclise, muhalefete, kendi partisinin milletvekillerine, hatta
bakanlarına... Üniversiteye, profesöre... Basına, gazeteciye, gazete
patronuna... Özel sektöre, özel sektör patronuna «sen kimsin! Haddini
bil!...» diyorsa?
Bütün bunları, daha doğrusu «sen
kimsin, haddini bil» i hayata geçirmek için sandıktan çıkmışlığını,
seçilmişliğini, parlamentodaki sandalye üstünlüğünü, yani bizatihi demokrasiyi
kullanarak her an, her dakika kanun çıkarıyor, kanun değiştiriyorsa?..
Hukuk, kuru kuru kanun demek
değildir. Evrensel, değişmez kuralları vardır. Bu kurallar, ille de kanunlara
yazılı maddeler değildir. İşin özüdür, vicdanıdır.
Mesela... Kanunlar genel ve eşittir.
Unvanı, makamı, serveti, dini, milliyeti, cinsi, rengi ne olursa olsun herkese
aynı şekilde uygulanır. Başbakan, bakanlar ve oğulları hırsızlıktan bile
görmezden gelinip, hele bir müsteşar hakkında başlatılan bir soruşturmanın,
sırf başbakana da bulaşabileceği endişesiyle, müsteşarı değil esasen başbakanı
kollamak kaygısıyla engellenmesi için kanun değiştirilirken, başkaları, ne
idüğü belirsiz darbe-terör suçlamasıyla hapishanede öldürülmez. Hukuk güvenliği
açısından bunun, Kanuni Sultan Süleyman'ın esasen kendi tahtı, görünürde ise
devlet güvenliği kaygılarıyla oğlunu boğdurmasından farkı yoktur.
Yani padişaha kayıtsız şartsız
itaatten başka meziyeti olmayan ciğeri beş para etmez müsteşar unvanlı
paspasların, bırakın can güvenliğini, yargı karşısına çıkarılmaktan korunması
için bile MİT Yasası yeniden düzenlenirken, padişahın oğlunun bile can güvenliğinin
olmaması zihniyeti aynıyla devam etmektedir.
Mesela... Kanunlar geriye yürümez
(eski ve çok ünlü söyleyişle, kanunlar «makable şamil» değildir).
Yayınlanıp yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçerlidir. Aksi, yani
kanunların geriye yürüyebilmesi tam bir kaos demektir. Dün suç olmayanın bugün
suç olmasıdır. Dün serbest olanın bugün yasak olması ve insanların dün
serbestçe yapabildiklerinden dolayı bugün sanık olmalarıdır.
Dün dünde kalır. Bugünden (yasanın
yayınlanıp yürürlüğe girmesinden) sonra yaptıklarınız için suçlanmanız,
yargılanmanız gerekir. Dün suç olmayan eyleminizden dolayı, bugün çıkarılan
kanundan dolayı sanık sandalyesine oturtulursanız, oturtulmuşsanız; orada
güvenilecek hukuk yok demektir.
İrticayı, toplumsal yapıyı devlet
yapısıyla birlikte din esasına dayandırmayı dün suç sayıyorken, bugün aynı şeyi
özgürlük haline getirip dün suç sayılan irticayla mücadele edeni bugün
çıkardığınız yasayla sanık yapamazsınız.
2003'te irtica, şeriatçılık, din
esasına dayalı toplum ve devlet kurmak suçtu. Birtakım insanlar görevi gereği
bu suçla ilgili işler yaptı. O zaman, yani 2003'te bu, maaş karşılığı yapılan
olağan bir görevdi. Taltif edilmezdi, ama cezalandırılmazdı da...
2008'e, 9'a, 10'a, 22’ye geldik; bu
basit, taltif de tecziye de edilmeyen görev, mevcut siyasi iktidarın
inisiyatifiyle, ceza yasasına girmese de suç haline getirildi.
Tamam. Ceza kanununa işlersiniz
bunu. «Şeriatçılığa karşı mücadele eden kamu görevlisi 5 yıldan on beş yıla
kadar hapse mahkum edilir» dersiniz. Kanunun yürürlük tarihi ne? 10
Kasım, veya 29 Ekim, ya da 23 Nisan 2010 mesela... Bu tarihlerden sonra
şeriatçılığa karşı mücadele eden olursa bu kanununu uygularsınız.
Böyle bir kanun, kanun maddesi hala
yok. Sadece Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde, «daha önce» tehdit (dolayısıyla
suç, dolayısıyla önlemek için mücadele edilmesi görev) sayılan söylem ve
eylemler, tehdit ve suç olmaktan çıkarıldı. Ama aynı «daha önce» de,
Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde tehdit sayılan eylem ve söylemler, ilgili
yasalara da suç olarak kaydedilmişti. Oysa şimdi, irtica Milli Güvenlik Siyaset
Belgesinde tehdit değil, ama yasalarda hala suç.
AKP'nin, yüzde yüz de oy alsa
çuvallayıp durmasının nedeni bu hukuk beceriksizliği, bu hukuk cehaleti, bu
hukuk dangalaklığıdır. Çünkü devlet günümüzde çok ciddi olarak hukukla
yönetilir. Tayyip Erdoğan'ın günde beş vakit kanun çıkarmasının, otuz beş vakit
kanun değiştirmesinin nedeni budur. O da biliyor, devlet bu çağda ancak «hukukla
yönetilir.»
Demek istiyor ki «benim her
yaptığım yasaya, hukuka uygundur. Ben bunun için, Meclisi haftada 1879 bin
milyon sekiz saat çalıştırıp üç bin milyon bir milyar dolar kanun çıkarttım.
Gerekirse hırsızlığı, ahlaksızlığı, cinayeti bile, beni seçen milli iradenin
mecliste oluşturduğu çoğunluğu kullanarak yapacağım kanunlarla suç olmaktan
çıkarırım. Dolayısıyla kimse beni hukuk çiğneyip suç işlemekle suçlayamaz.»
Oysa hukukun kitaplarda yazmayan
genel ve evrensel kurallarından biri de «süreklilik» tir.
Hayatın normal akışı içinde kendiliğinden meydana gelen oluşumlar yeni yasalar
veya yasalarda değişiklik gerektirebilir (Kaldı ki İngiltere'nin yazılı bir
anayasası bile hiç olmamıştır; dolayısıyla İngilizler «anayasayı nasıl
değiştirelim» tartışması hiç yapmamıştır. İngiltere'de toplum hiç mi
değişmedi?!)
Ama toplum kendiliğinden değişince
yasayı topluma uygun hale getirmek değil bugün Türkiye'de yapılan. «Avrupa
Birliği'ne üyelik başvurusu yaptık, öyleyse idam cezasını kaldıralım; internet
geldi, internet yasası çıkaralım» değil yapılan. 4&4&4 yasası,
kentsel dönüşüm yasası, MİT yasasında yapılan değişiklik, böyle bir toplumsal
ihtiyacın ürünü değil.
Belli bir siyasi gücün, belli başka
güçleri de arkasına alarak, kendi düşünceleri ve çıkarları doğrultusunda
toplumu dönüştürmek için hukuku, dolayısıyla demokrasiyi basit, ucuz bir araç
olarak kullanması söz konusu. Hukuk, burada, yazı yazmak için kullanılan kalem,
işe gitmek için binilen dolmuş sadece.
Gelece, uzun vadeye dönük hiçbir
toplumsal plan olmadan, sadece o belli siyasi gücün düşünce ve çıkarları
doğrultusunda, sadece o gücün günlük ihtiyaçlarını, sıkıntılarını, sorunlarını
gidermek için durmadan yasa çıkarmak, hukukla çok tehlikeli biçimde oynamaktır,
kaosun ta kendisidir. Hukuk güvenliğinin ortadan kalkması, akşam masum yatıp,
sabaha sanık olarak uyanmak demektir. «Ankara'da yargıçların yok
olması» dır.
Üstelik bütün bunlar yapılırken
demokrasi de kullanılmaktadır. Çünkü hukuku oluşturan yasalar siyasi partilerin
seçilmiş üyelerinin oluşturduğu parlamentodan çıkmaktadır.
Dolayısıyla hukuk gibi demokrasi de
oyuncaklaşmakta, kötü niyetlerin gerçekleşmesinin basit aracı haline
gelmektedir. «Demokrasi bizim için ineceğimiz durağa kadar bindiğimiz
trendir. O durağa gelince ineriz» sözü bu nedenle bir meydan okuma
değilse, bir itiraftır.
İşte Churchill'in «Demokrasi
aslında berbat bir rejimdir. Ama daha iyisini henüz bulamadığımız için şimdilik
idare ediyoruz» sözünün veya Duverger'nin sözlerinin akla geldiği yer
de burasıdır.
Veya «peki hata nerede? Hukukta ya
da sistemde yani demokrasi de mi insanda mı?» sorusunun akla geldiği yer...
Bu eğilimin derecesi partiye göre değişir. Yaygınlık derecesi, birçok etkene bağlıdır. (...) Bütün insan grupları gibi partiler de muhafazakardır; evrim, kendilerini değişmeye zorlasa bile kolay kolay yapılarını değiştirmezler. Bazı partilerin daha demokratik karakterde olmaları, bunların daha otoriter nitelikteki örgütlenme usullerinin geliştirilmesinden önce doğmuş bulunmalarından kaynaklanmaktadır.
Resmen, yani dış görünüş açısından, parti liderleri hemen daima demokratik kurallar uyarınca üyeler tarafından ve oldukça kısa bir görev süresi için seçilir. Sadece Faşist partiler bu yöntemi açıkça reddederek yerine atam yöntemini geçirir. İkinci derece liderler, yüksek şef tarafından seçilir. Yüksek şef ise kendi kendince atanmıştır, yaşadığı sürece görevde kalır, halefi kooptasyonla belirlenir. Yani uygulamada demokratik seçimlerin yerini kooptasyon, merkez ataması, aday gösterme gibi devşirme yöntemleri almaktadır.
(...) Açık otokrasiye kısmen başvurulması, örtülü otokrasi yöntemlerinin uygulanmasına engel değildir; bu yöntemler, resmen, görünüşte demokratik yapıya sahip BÜTÜN partiler tarafından kullanılır. Otokrasinin ölçüsü az ya da çok olabilir, ama otokratik unsur daima vardır. Otokratik maskelemede iki yöntemden yararlanılmaktadır: Seçimlere hile karıştırılması ve gerçek liderle görünürdeki liderin ayrılması...
Burada dolaylı temsilin yaygın şekilde kullanıldığı görülür. Parti liderleri doğrudan üyeler tarafından değil, kendileri de seçilmiş delegeler tarafından seçilirler.
Bütün partiler, dolaylı temsili sıkı sıkıya uygulamaz, ama hepsi kullanır. Dolaylı temsil, bir yandan demokrasiyi uyguladığını ileri sürerken, öte yandan onu ortadan kaldırmanın mükemmel bir yoludur. Rousseau, egemenliğin vekaletinin olmayacağını çok iyi anlamıştı; müvekkilin vekilce temsiline dair hiçbir hukuk oyunu, şu temel gerçeği gizlemez: Delegelerin zihniyeti, hiçbir zaman kendilerine vekalet verenlerinkiyle aynı değildir; dolayısıyla her ek delegasyon aşamasında, tabanın iradesiyle tepenin kararı arasındaki uçurum biraz daha derinleşir. Bir parti liderinin küçük bir delege grubu tarafından seçilmesi, doğrudan doğruya üye kitlesi tarafından seçilmesiyle aynı şey değildir. Bu durumda seçmen sayısının azlığı nedeniyle, başka seçim hilelerinin daha kolay uygulanabileceğini de ayrıca hesaba katmak gerekir. Art arda oylamalar sırasında bu hileler de birbirine eklenir. Oyla piramidi içinde yükseldikçe, seçim gerçekten uzaklaşır. (...)
Üst kademelerde, özellikle Ulusal Kongrelerde zaman zaman ortaya çıkan muhalefetler, üye kitlesinin demokratik bir direnişinden ziyade, hepsi de kendi mevkilerini otokrasiye borçlu bulunan çeşitli liderler arasındaki bir iktidar kavgası niteliğindedir.(...)
Madam Paris, Başın Sağolsun
Madam Paris, Başın Sağolsun Ali Tartanoğlu Peki Amerika’da ya da Fransa’da niye bir anda iç savaş çıkmıyor? mös-terler Sur...
-
Madam Paris, Başın Sağolsun Ali Tartanoğlu Peki Amerika’da ya da Fransa’da niye bir anda iç savaş çıkmıyor? mös-terler Sur...
-
Geçenlerde Tan Oral ’ın enfes bir karikatürü yayınlandı Cumhuriyet’in en arka sayfasında. Bir masanın başında bir adamcağız. Başını eline,...
-
Muhafazakarlık, neyi muhafaza etmek istediğinizle açıklanıp, tartışılmalı. Neyi muhafaza etmek istediğiniz bilinirse, anca o zaman «...