Geçenlerde Tan Oral’ın enfes bir karikatürü yayınlandı Cumhuriyet’in en arka
sayfasında. Bir masanın başında bir adamcağız. Başını eline, o elinin dirseğini
de masaya dayamış. Kaşları kalkık, gözleri hayret ve endişe ile açık, soruyor
kendi kendine:
“- Eşcinsel değilim, kadın
değilim, azınlık değilim, gözaltında değilim, tutsak değilim; benim haklarımı
kim savunacak?!!..”
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma
Kurulu’nun «Azınlık Hakları ve Kültürel
Haklar Çalışma Grubu» Raporu bize bu karikatürü hatırlattı.
Aynı konu üzerinde yaklaşık yüz
seksen sayfalık bir metnin, yayınlanması için önce TÜSİAD’a önerilip olumsuz cevap alındığı, sonra TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal
Etüdler Vakfı) tarafından kabul edildiği; TESEV’den, TÜSİAD’dan
istenenin dörtte biri kadar telif alındığı (tabi «bin» dolarlar söz konusu)
söyleniyor. Başbakanlık raporu haline getirilen metin bu kitabın çok kısa bir
özeti
Elbette yazan çizen de emeğinin
karşılığını layıkıyla almalıdır. Ama TÜSİAD, TESEV diye dolaşıp durmak ilginç.
Raporu kaleme alan müşavirin doktora tezi olan «Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği: Kara Afrika Modeli»nin (1977) ilk
baskısı bir «Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını» idi. Fakültenin telifi az
bulundu ise daha sonraki kitaplarını da yayınlayan Bilgi, Dost Yayınevlerine,
Mülkiyeliler Birliği Vakfına başvurulabilirdi. Ama, bu raporun tam tersi
görüşleri içeren bir metin yine TESEV’e kabul ettirilebilir miydi, ve (bize
göre çok değil ama) profesyonel yayınevlerinden bile o kadar telif alınabilir
miydi?
Bir düşünce üreticisinin,
düşüncelerinin etki alanını olabildiğince yaygınlaştırmak isteyip TÜSİAD’la,
TESEV’le yetinmemesi doğal sayılabilir; oldum olası savunduğu görüşlere bu kez
«BAŞBAKANLIK» anteti altında son derece önemli bir şemsiye veya projektör
kazandırması onun için bir başarıdır. Çünkü bu görüşler orada burada yazılarak,
TESEV’in kitabı haline getirilerek, zamanlamanın
rolü de dikkate alınsa bile, bu kadar ilgi çekememişti. Şimdi
«Türkiyeliler» müşavir beyi eskisinden çok daha fazla tanıyor.
Yırtılan Başbakanlık Raporu
Bu nedenledir ki, işin asıl önemli
boyutu raporun tepesindeki «BAŞBAKANLIK»
antetidir, imzasıdır. Ama Başbakanlık yayınevi(!) şirketi patronunun tek kelime
etmemesini nasıl yorumlamalı?
Raporda dile getirilen görüşler,
ulusallık, tam bağımsızlık, Türk’lük, Türkiyelilik, Kürt ve sair noktalarda AKP’ye ve onun patronuna aykırı
görüşler değil. Bu görüşler AKP’nin
de (Hürriyet ve İtilaf diye
okuyunuz), Patronlarının da paylaştığı, en önemlisi, AB «paşa»larının da duymak
istediği görüşlerdir.
Bu kadar tepki yaratmasaydı,
Başpatron «E»vropa’ya karşı, hem de hazır tayyare (bu arada trilyonluk
mersedes) mübayaası için gitmişken, matbuat huzurunda alenen “işte bizim
ekaliyet konusundaki mütalaamız” diyecekti. Lakin ortalık karıştı. O da alenen
değil, kapalı kapılar arkasında söyledi söyleyeceğini. Yoksa nasıl açıklanır bu
kadar suskunluk? “Hayır. Bu raporun bizimle hiçbir alakası yoktur”
demiyorsunuz. “Evet. Raporu biz istedik. Bizim görüşlerimizi yansıtıyor. Kimdir
o, TC hükumetinin raporunu, hem de matbuat huzurunda yırtmaya cüret eden
haddini bilmez” de demiyorsunuz (tabi diyemiyorsunuz).
O zaman, yırtılan hükumettir, iktidar partisidir,
Başpatrondur. Bu manzara karşısında alınmaya gerek yoktu. Nihayet «E»vropa’ya
karşı hükumetle karşılıklı «faydalaş»ılmıştır o kadar.
Öte yandan insan, tıpkı Atatürk’ün
Türk milleti tanımındaki gibi çalışkan, zeki olabilir. Ama bu özellikler, ona,
başkalarını aptal yerine koyma hakkını vermez.
Bu, Mülkiyeliler Birliğinin
açıklamasında iddia edildiği üzere, bir düşünce özgürlüğü sorunu filan da
değildir. TESEV kitabı haline gelinceye kadar belki öyleydi. Ama artık
Başbakanlık antetli bir resmî metin söz konusudur. Artık herkesinki, bir
hükümet metnine yönelik bir başka düşüncedir. Kimsenin düşünce özgürlüğü
engellenmiş de değil. Kitap haline bile gelmiş. Ve başbakanlık raporu haline
gelinceye kadar da kimse aldırmamış. Bir başbakanlık raporu söz konusu olmasa
bile birinin düşünce özgürlüğü, başkalarının onu eleştirme özgürlüğü, yani
başkalarının düşünce özgürlüğü kısıtlanarak ne sağlanır ne korunur.
Mülkiyeliler Birliği’ninki gibi çocuksu desteklere ihtiyaç duymamak, düşünce
özgürlüğüne bu kadar saygı duyuluyorsa, artık susup bir kenara çekilmek gerekir.
Televizyondaki basın toplantısında yırtılan,
TESEV’ce yayınlanan kitap değil, artık «Başbakanlık Raporu»dur. Dolayısıyla
düşünce özgürlüğüne saldırı değil, olsa olsa hükumetin manevi şahsiyetine
hakaret söz konusudur; bundan da alınacaksa hükumetin, Başpatronun alınması
gerekir. Onun (onların) böylesine duvar gibi sessiz kaldığı yerde, bağımsız,
özgür bilim adamı kimliğiyle çıkıp “Ey başbakan, bizi maşa haline getirdin,
kurda kuşa yem ediyorsun, başbakansan adam gibi sahip çık şu raporuna ve bize”
demek varken kendini paralamak çok tuhaf, çok anlamsız. Çünkü apaçık, Başpatron
ve hükumeti tarafından aldatılma, en azından yalnız bırakılma söz konusudur.
Başpatron her zamanki etik dışı takiyyeciliğin, çok yüzlülüğün içindedir. Asıl
bunun üzerinde durulması gerekmez mi? Ama Başpatron öyle susarken müşaviri ve müşavir-severler de böyle susuyor. Çok tuhaf!!.. Başpatron müşavirini ve artık kendi
görüşleri haline gelmiş bir raporu değil, müşavir başpatronu mu savunmaktadır?
LOZAN’DA DURUM:
BATININ (YENİLMİŞ DÜŞMANIN) ŞİRRETLİĞİ
Şimdi şu Lozan Antlaşmasına,
Azınlıklar açısından kendi gözümüzle bir bakalım.
Kaba hatlarıyla Müttefikler (ki
raporda da aynı anlayış vurgulanmaktadır), azınlık kavramının bazı Müslüman
grupları da kapsamasını ve Müslüman olmayanların daha önce Osmanlı devletinden
elde ettikleri bazı ayrıcalıkların devam etmesi isterken, Türk heyeti, Misak-ı
Milli’deki azınlık sözünün yalnız gayrimüslimleri içerdiği ve Avrupalı diğer
devletlerin kabul ettiklerinden daha fazla haklara sahip olamayacakları
noktasında direnmiş, İsmet Paşa, azınlıkların Türk yasaları çerçevesinde
yeterince korunacaklarını, hareket özgürlükleri ve mülkiyet haklarının
tanınacağını, ancak askerlikten muaf tutulmalarının mümkün olmadığını, ayrıca
karşılık olarak sadece Yunanistan’daki değil tüm komşu devletlerdeki
Müslümanların dikkate alınması gerektiğini, ancak Avrupa’daki kadar ve ancak
Müslümanların da aynı haklardan yararlanması koşuluyla azınlık haklarının kabul
edileceğini, Türkiye için, kuraldışı ve öteki devletlerden daha sıkı bir rejim
kabul edilmeyeceğini bildirmiştir. Azınlık haklarının korunmasında Milletler Cemiyetinin
denetimi de reddedilmiştir. Çünkü “bugüne kadar insanlık düşünceleri ileri
sürülerek Türkiye’nin egemenliği birçok kez çiğnenmiştir. Üstelik o zaman da
Türkiye’nin ülke bütünlüğü, en yetkili ağızlardan verilen sözlerle garanti
edilmişti”.
Müttefikler Rumlardan sonra en çok
Ermenilerle ilgilenmiş, Sevr’de olduğu gibi tüm müttefikler hiç şaşmadan yeni
bir Ermenistan kurulmasını savunmuşlardır. Özellikle Amerika konuya çok
hassastır. «Gözlemci» ABD, Müttefiklere gönderdiği memorandumda, ABD kamuoyunda
Ermeni Yurdu için baskı olduğunu,
Ermeniler için bir yurt sözü verildiğini belirterek, bu konuda bir adım
atılmadan görüşmelerin sona erdirilmemesini istemiştir. Müttefiklerin 1. Dünya Savaşını başlatırken amaçlarından birisinin de
Anadolu’daki Hıristiyan azınlıkların, özellikle de Ermenilerin korunması ve
mümkün olursa kurtarılması olduğunu açıkça ifade eden İngiltere Temsilcisi Lord
Curzon, bir zamanlar 3 milyon Ermeni’nin bulunduğu Türkiye’de o sırada
İstanbul’da 130 bin Ermeni’nin kaldığından, Sovyet Ermenistan’ının daha fazla
göçü kabul edemeyeceğinden bahisle Türkiye’nin, Ermeniler için bir toplanma
merkezi bulmasını istemektedir.
Amerikan delegesi Grew’ün,
anılarında “Türklerin başka hiçbir konuda bu kadar inatla direnmedikleri”ni
kaydettiği Ermeniler konusunda Lozan’a giden Türk heyetine verilen talimatta
ise, Ermenilere toprak verilmesinin kesinlikle söz konusu olmayacağı vurgulanmakta,
olursa görüşmelerin kesilmesi emredilmektedir.
İsmet Paşa, Osmanlı devletindeki
azınlık sorununun bağlı olduğu dış etkenin, bazı devletlerin azınlıkların iç
işlerine karışmaları, kışkırtma ve karışıklık çıkarmaları, iç etkenin ise, bu
dış etkenden cesaret alan azınlıkların bağımsız devlet talebiyle ortaya
çıkmaları olduğunu, azınlıkların ülke yasalarının sağladığı korumadan başka bir
siyasal korumaya sahip olmaması gerektiğini, büyük devletlerin vereceği
garantilerin, sadece bu devletlere siyasi müdahale olanağı verdiğini, artık
yalnız Türk vilayetlerinden ibaret olan ülkede, bağımsız bir devlet kurabilecek
azınlık bulunmadığını, “nasıl Marsilya’daki Rumların bağımsızlık
hakkı yoksa, Türkiye Rumlarının ya da Ermenilerinin de olmadığını”
belirtmiştir. Türk görüşüne göre, her azınlığa ayrı bir toprak, Türkiye’nin
bölünmesidir. Türkiye’nin bağımsız Sovyet Ermenistan’ı ile ilişkileri,
anlaşmaları zaten vardır. Bundan başka bir Ermenistan düşünmek bu anlaşma ve
ilişkilere de aykırıdır. Lord Curzon’un verdiği 3 milyon rakamı yanlıştır. Tüm
dünyada bu kadar Ermeni yoktur. Onları gitmeye zorlayan ise Ermeni
komiteleridir.
Alt komisyondaki Türk temsilci
Rıza Nur da Müttefiklerin bu halklara karşı moral yükümlülük altına girdiğini,
onları Türkiye’ye saldırmak için kullandığını, bu halkların uğradığı
felaketlerin sorumlusunun müttefikler olduğunu belirterek, karşı görüşleri reddedip
oturumdan çekilmiştir.
Gayrımüslimlerden başkasının
azınlık kabul edilmemesi, o günün Türkiye’sinde ittifakla benimsenmiş görüştür.
Mustafa Kemaliyle, İsmet Paşasıyla, Rıza Nuruyla bu insanlar bu kadar
“hiç”midir ki, bugün şartların değiştiğinden, 1923’e takılıp kalmamak gerektiğinden
söz edilip durulmaktadır? Türkiye’nin bugünkü iktidar yapısı, terör dolayısıyla
yaşananlar, AB dolayısıyla yaşananlar ve nihayet tartışılan raporun kendisi
bile o insanların haklılıklarını bugün de koruduğunun kanıtıdır. Türkçe
Sözlük’e göre (TDK, Altıncı Baskı, Ankara, 1974) “Tabu: bir kimseyi ya da bir şeyi kutsal sayan, ona
dokunulmasını, onun kullanılmasını yasak eden dini inanış”tır, yani
etimolojik kökeni «din» olan bir terimdir. Ama 2004 Türkiye’sinde 1500 yıl
öncesinin din anlayışını başbakanlık koltuğuna oturtmak, devlete, topluma hakim
kılmak değil de, sadece seksen yıl öncesinin bu anlayışı tabu sayılarak
yıkılmasından söz edilmektedir. Madem tabular yıkılacak, önce 1500 yıl öncesini
bugüne taşımak isteyen dinsel tabudan başlanması, yani biraz din tüccarlığının
tartışılması gerekmez mi? Ayrıca sorun zaten, tek tek azınlıklar veya başka
sorunlar değil, bir bütün olarak tam bağımsızlık sorunudur. Bunu
göremeyenlerle, bunu önemsemeyenlerle tartışmak da zor olmaktadır.
Kaldı ki... Türkiye’nin, Müslüman
olmayan azınlıklara tanıdığı hakların, sadece Yunanistan’da değil, ayrılan
diğer Balkan ülkelerindeki Müslüman azınlıklara da uygulanması isteği
Sırp-Hırvat-Sloven devleti ve Romanya tarafından, “ülkelerindeki Müslüman grupların
başka anlaşmalar ve iç düzenlemelerle zaten korunduğu ve bundan fazlasının
içişlere karışma olacağı” gerekçesiyle şiddetle reddedilmiş,
Osmanlı’dan kalma haklar devam edemez denilmiştir. Sonuçta, İngiltere ve
Fransa’nın, azınlık haklarının korunup korunmadığını gözetmek üzere İstanbul’da
sürekli bir Milletler Cemiyeti temsilcisinin bulunması talebinden vazgeçmesine
karşılık Türkiye de Yunanistan dışındaki ülkelere yönelik bu mütekabiliyet
talebinden vazgeçmiştir.
Oysa, kendi bağımsızlık ve
egemenliklerine pek düşkün, kendi ülkelerinde kalan Türklere Osmanlıdan miras
hakları da sürdürmeyi asla kabul etmeyen bu heyetler, azınlıklar alt
komisyonunda, bu defa Osmanlıdan kalma hakların da tanınmasını istedikleri
Hıristiyan azınlıklar dışında Kürtler, Çerkezler, Araplar gibi bütün diğer
Müslüman azınlıkların da koruma altına
alınmasını apaçık isteyebilmişler, aynı Sırp, Hırvat, Sloven ve Romenler,
örneğin Türk tarafının Patrikhanenin Türkiye’den çıkarılması, en azından yetkilerinin
tamamen din işleriyle sınırlanması talebine de, veya azınlıkların kişi ve
evlenme hukuku ile ilgili işlemlerinin yakında çıkarılacak olan laiklikle
ilgili düzenlemeler ve Medeni Kanun
çerçevesinde ele alınması talebine de, Türkiye’nin iç düzenini,
egemenlik haklarını zerre kadar dikkate almadan (oysa kendilerininki çok
önemliydi), ailenin Hıristiyanlıktaki kutsiyetinden, evlenmenin mutlaka Kilise
tarafından yapılması gerektiğinden söz ederek karşılık vermiş, hatta Medeni
Kanun ve laiklik sözünden bile açıkça olmasa da hoşlanmadıklarını belli
etmişlerdir.
Eşitlik yetmez! 70 milyonluk Müslüman mahallesinde ekümenik Patrikhane
gerek!
Patrikhanenin Türkiye dışına
çıkarılması yönündeki Türk talebinin sadece Yunanlardan değil, bütün
müttefiklerden bu kadar tepki görmesi son derece ilginçtir. Patrik, patrikhane
hep Hıristiyan kavramlardır. Ortodoks bir ülkede bulunması çok daha mantıklıdır.
Patrik, patrikhane alınıp, rahatça
ekümenik olunup, papaz okulu açılabilecekken, Ermenilere kendi
ülkelerinde yurt vermeye nasıl hiç yanaşmamışlarsa, Patrikhane’yi kabule de
Yunanistan dahil hiç biri yanaşmamıştır. Ortodoks Vatikan’ı ille de silme Müslüman
dolu, bütününde ancak birkaç bin Ortodoks’un bulunduğu Türkiye’nin
İstanbul’unda kalacaktır, olmalıdır. Bu husus o gün de bu gün de, bırakınız
Ortodoks ülkeleri, Protestan Amerika tarafından, hatta bizim bir kısım
fevkalade demokrat Sünni-Müslüman tarafından bile savunulmaktadır.
Üç beş bin Hıristiyan’ın kaldığı
bir ülkede, bunlara yetecek kadar da mütevazı kilisenin bulunması anlaşılır.
Ama böyle bir ülkede hem de «ekümenik»inden patrikhane bulundurmakta, yüksek
düzey Hıristiyan din adamı yetiştirecek yüksek düzeyli okul açmakta bu kadar
ısrarı, sağlıklı, akılcı, düzgün mantıkla izah mümkün değildir. Ama siyasal art
niyetlerle izah pek ala mümkündür.
Cemaat Vakıfları…
Bir. Azınlık hakları, gruba değil,
grubun üyelerine verilir, yani bireysel haktır. Ama…
İki. Azınlık haklarıyla ilgili
anlayışın dünyada genel bir değişime uğradığı, azınlıklar için devletten
engellememenin yanı sıra, artık azınlıkların çoğunlukla eşitliği yerine azınlık
olarak farklı niteliklerinin korunması yönünde destek istendiği öne sürülmektedir.
Gerçekten, Türkiye’de “resmen”
azınlık olan Ermeni, Rum ve Musevi yurttaşların, azınlık olmayanlardan hukuken
eşitsizlik denebilecek bir ayrılıkları, en azından bugün artık yoktur. Kaldı ki her vatandaş farklı bakımlardan
birtakım olumsuz uygulamalara muhatap olabilmektedir. Parası olanlar dışında
(hatta artık Uzanlar örneğinde olduğu gibi parası olanlar da dahil) hukuk dışı
uygulamayla karşılaşmayan vatandaş yoktur. Bir kısmı azınlık olduğu için, bir
kısmı iktidara, sisteme muhalefet ettiği için, ve saire. Bunun dışında, Lozan’a
göre resmen azınlık olanların, bireysel olarak mülk edinmesine, istediği alanda
ticaret yapıp para kazanmasına, seyahatine, vb. engel olunmamaktadır. Okulları
vardır, gazeteleri vardır. Kiliseleri, Havraları vardır. İstedikleri partiye
girip, milletvekili seçilebilme hakları, fiilen ve hukuken vardır. Vergi
alınması veya alınmaması kimsenin, dinine, milletine göre belirlenmemekte,
işini beceren herkes isterse vergiden kaçabilmekte, beceremeyen veya dürüst
olan herkes de hiçbir ayrım olmadan kuzu kuzu vergisini ödemektedir. (Tabi bu
arada yoksulluk sınırın altında, akşamları pazar yerlerinden artık toplayan kaç
azınlık var, bunu bilmiyoruz.)
Dolayısıyla bireysel eşitlik,
karışmama, «Türkiyelilik» savunucuları açısından yeterli bir silah
olamamaktadır. Patrikhane, cemaat vakıfları, Ruhban Okulu vesaire de işte bu
noktada gündeme gelmektedir. Kendi İslam Hilafetini kendi iradesiyle ortadan
kaldıran Türkiye Cumhuriyetinden (yoksa asıl sorun bu mudur, hoşgörü moşgörü,
Vatikan’a gidip Papa eli öpmelerin asıl maksadı bu mudur!?!..), üstelik bu
hilafetin çok yakın bir tarihte neler karıştırdığı biline biline Hıristiyan
değilse bile en azından Ortodoks hilafetini tanıması ve benimsemesi
istenmektedir. Kendi «yeşil sermayesi» hakkında derin kuşkular içinde olan bir
yapıdan, «haçlı sermayesi» diyebileceğimiz paralarla oynayan, oynayabilecek
olan cemaat vakıflarından hiç kuşkulanmaması istenmektedir.
Buna hemen verilecek yanıtın
“canım, o da yanlış, öteki de yanlış” olacağını tahmin etmek güç değil.
Niye?Almanya, çok yakın geçmişte Bader-Mainhof örgütü üyelerinin tutuklu
bulundukları hapishanelerde tesadüfen ve adeta topluca intihar ettiği, bugün
ulusal tehdit olarak görünce camilerde imamların Türkçe konuşmasını yasaklamayı
tartışmaya başlayan, ulusal tehdit olarak görünce Metin Kaplan’ı iade eden
Almanya da mı anti demokrat?
Tek tek birey olarak kimsenin özel
serveti, özel mülkü, kapitalizme candan bağlı Türkiye gibi bir ülkede bir
ülkede sorgulanmamıştır, sorgulanmaz. Buna karşılık geçmişteki naneleri de
bilinen birtakım örgütlenmelere yüzde yüz hoşgörüyle bakılması, ancak kendi
bitleri de benzer vakıfsal yapılanmalarla kanlanmış İslamCI anlayışlar açısından mümkündür. Milli Görüş’ün örgütü de
«VAKIF»tır. Atatürk Mason örgütlenmesini de yasaklamıştı. Kıbrıs konusundaki
tutumu dolayısıyla TÜSİAD da yoğun tepkilere muhatap olmuştur.
Kısaca, eşit muameleden öte,
Patrikhane’nin ekümenikliğinin tanınması, Heybeliada okulunun tamamen
Patrikhane’ye bağlı olarak yeniden açılması istenmektedir. Bu talepler, evet
eşitliğin ötesindedir; oysa bu kurumların dosyaları kabarıktır, bolca vukuatı vardır
geçmişte. Hukuku, bu vukuat hiç olmamış gibi düzenlenemez. Dinler bile tamamen
sosyal, siyasal, ekonomik koşullar etkisinde ortaya çıkmışken, hukuk, öyle,
mekandan ve zamandan münezzeh, askıda duran bir kurum değildir, olamaz. Hukuk
oluşturulurken sadece bugün değil, elbette geçmiş ve hatta gelecek de
düşünülür.
Ayrıca, 72 milyon Müslüman’ın
ortasında geleceğin piskoposlarını (Makarios’un da Heybeliada’dan mezun olduğu
söylenir), patriklerini, kardinallerini yetiştirmekteki ısrarı açıklayan da
yoktur. Oysa Atina’da veya Selanik’te bir İlahiyat Fakültesi, olmadı bir
Anadolu İmam Hatip Lisesi (eğitimin Rumca yapıldığı mesela!), olmadı bir İmam
Hatip Lisesi, olmadı bir Kız İmam Hatip Lisesi açmayı talep etmek ne demekse,
hangi cevabı alacaksa, ille İstanbul’da Ekümenik Ortodoks Patrikhanesi’nin de
aynı anlama gelmesi, aynı tepkiyi alması neden bu kadar yadırganır ve
demokrasiye aykırı bulunur? Bombalayan yok. Öldüren yok. Sadece “arkadaş sen
bana kalleşlik ettin, sana güvenmiyorum, içimde istemiyorum; asıl ait olduğun
yere git” deniyor. Üstelik bir «kurum»a deniyor. Bunun neresi demokrasiye
aykırı; neresi çağdışı? Demokrasi mantıksızlık mı demek? Yunanistan, içinde
kalmasını Lozan’da kabul ettiği Türklere güveniyor mu, bütün o kendisinin yol
açtığı, kendi deyimiyle «Küçük Asya Faciası»ndan sonra güvenmemesi normal değil
mi? Yunanistan bu Türkleri bıktırıp kaçırtmak için az mı çaba harcadı?
Kaldı ki «Türkiyeli» anlayışına
«resmî» azınlıkların negatif ve pozitif hakları da yetmemekte, bu defa, «resmî»
olmayan «azınlıklara» el atmaktadırlar. Tabi en başta Kürtler… Sonra gelsin
Çerkezler, Araplar, Süryaniler, Keldaniler, Gürcüler, Lazlar, Boşnaklar,
Arnavutlar, Çeçenler, Abazalar, Adigeler, Ibıhlar… Başta Aleviler olmak üzere
Hanbeliler, Şafiler, Caferiler, varsa Dürziler… Verhugen ve Prodi, raporlarında
bunları nasıl unutmuş? Biz hatırlatmış olalım!
Azınlıkları anladık. Onlara göre
Türkiye neredeyse tamamen azınlıklardan müteşekkil. Ama sayılarının 20’şer milyon olduğu iddia edilen
Kürtler ve Aleviler’e, Çerkezlerden başlamak üzere diğerleri de eklendiğinde
ortada çoğunluk kalmıyor. Daha doğrusu, asıl, Türkler azınlık haline geliyor.
RAPORUN İÇERİĞİ: Rum’a
Türk denir mi, Devlet «resmî» olmaz mı...
Şimdi gelelim raporun
muhteviyatına.
1) “Türkiye’de hiç kimse, örneğin bir Rum veya
Musevi vatandaştan söz ettiği zaman «Türk» dememektedir.”
Gagavuzlar Hıristiyan Türklerdir;
tarihte Kafkas bölgesinde Musevi Türklerin (Hazarlar) yaşadığından da söz
edilir. «Rum» etnik terimdir, «Musevi» dinsel terimdir. Bir Rum da Musevi olabilir. Veya bir Musevi
Türk de, Fransız da, Rus da olabilir.
Bir Musevi’ye Türk denebilir,
denir. Nitekim, Musevi yurttaşımız Rafael Sadi, internet sitelerine gönderdiği
yazısında “Ben Türk’üm, Türkiyeli değil!..” diyerek, «Türkiyelilik» saçmalığından duyduğu rahatsızlığı açıkça ifade
etmiştir.
Ama bir Rum’a nasıl Türk denir?!.. Bu, aynı zamanda
iki milliyete veya etnisiteye sahip olmak demektir. Bu ise ancak anne ve
babanın farklı milliyetlere mensup olması halinde mümkündür, bir; ikincisi
zaten yıllardır Türkiye sözde bu nedenle eleştirilmiyor mu? Başpatron ve
müşavir(ler)i de “azınlıkların varlığını
kabul etmek”ten söz edip, “Türkiye
azınlıkların varlığını kabul etmiyor” diyip dururken aynı eleştiri
çizgisinde oturmuyorlar mı?
2) “Milletler Cemiyeti
döneminden bu yana azınlık kavramının ölçütü üçlüdür: etnik, dilsel ve DİNSEL
azınlıklar. Bununla birlikte, Türkiye 1923 Lozan’da bunların üçünü de kabul
etmemiş ve yalnızca GAYRİMÜSLİM yurttaşların azınlık olduğunu ve dolayısıyla
uluslararası azınlık korumasından yararlanabileceğini kabul ettirmiştir.”
(Ortadaki “…TİR” ile memnuniyet mi ifade ediliyor, yoksa bir hayıflanma mı var,
anlaşılmıyor.)
Gayrimüslim, «Müslüman olmayan»
demek. Müslümanlık bir din. Müslüman olmayan da herhalde, Hıristiyan, Musevi,
Budist, putatapar vb. demek. Bunlar da DİN. Öyleyse «gayrimüslim», apaçık,
DİNsel bir kavram. O zaman Türkiye, etnik, dilsel değil, ama DİN’sel azınlığı
kabul etmiş işte! GAYRİMÜSLİM, bir etnisite terimi veya bir dil terimi değil
ki!..
3) “Türkiye’nin yakın bir gelecekte, zaten bir
yararını görmediği «Yorum Beyanı»ndan vazgeçmek zorunda kalacağı kesindir. …
Bir gün, kaçınılmaz olarak, herkes her dilde yayın yapabilecektir…”
Bu sözler, Necmeddin Erbakan’ın
(“Öyleyse yaşasaydı Muhammed Peygamber de Komünist olurdu” dedirtecek) “Atatürk yaşasaydı bizim partiye girerdi”
hezeyanını hatırlatıyor. Bu rapor(!) bilimselse, bu tür «temenni»lerin yeri
değil; bu «temennilerin» bulunduğu bir metin de «bilimsel rapor» olamaz
4) “Devletin dili olmaz;
resmî dili olur.”
TÜRKÇE’de, «devlet» ile «resmî»
özdeştir. Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde (1974, 6. basım) «resmî»nin karşısında “1- devletin
olan, 2- devlet yöntemince olan”; «resmî
dil»in karşısında da “bir ülkede yasa ile kabul edilen dil”
yazılıdır. Türkçe gibi bir dilde (kaldı ki başka dillerde de) devlet ile resmî
arasında hem de böylesine önemli farklar aramak, en iyimser yaklaşımla öküz
altında buzağı aramaktır. Devlet, özel
olamaz; özel de resmî olamaz. Devlet, resmîdir. «Resmî plaka», «resmî
üniforma» nedir? «Devletin dili» değil de «resmî dil» denince değişecek olan
nedir? İnsanların özel hayatlarında başka dil de kullanabilecekleri, resmî dili
ise devletle ilişkilerinde kullanacaklarının anlaşıldığı raporda da
belirtiliyor. Peki, «devletin dili» denince insanların özel hayatlarında dahi
bundan başka dil konuşamayacakları, «resmî dil» denince konuşabilecekleri mi
anlaşılıyormuş? Kısaca zaten «resmî» olandır devlete ait olan. Müşavirler de
bunları pek ala bilir, ama rapordaki rahatsız edici dil özensizliklerine
bakmayıp, burada kendilerince bir dil atraksiyonu yaparak maksada vasıl olmaya
çalışmaktadırlar.
5) “«Herkesin, dilediği dili
ticarette, açık ve kapalı toplantılarda, her türlü basın ve yayın araçlarında
kullanma hakkı» şeklindeki Lozan hükmü uygulansaydı Türkiye bazı sıkıntılardan
kurtulurdu.”
Bir kere, Rapor’da sözü edilen düzenlemeler
yapılmadan hayli önce de, Ankara’da Kızılay’daki bütün kitapçılarda Kürtçe
kitaplar, sözlükler, Oran semtinde milletvekili lojmanlarının dibindeki Ceyko
sitesinin her dakika koruma polislerinin de girip çıktığı marketinde Welat adlı
gazete, alan varsa satılıyordu. Kürtçe kurslar da açıldı, giden olmadı. Kürtçe
özel televizyona MED TV dışında kimse girişmedi.
İlle de TRT… Hoş o da beğenilmedi
(Beğenilmesi için herhalde “Biji Kürdistan, Biji Apo” sloganları atılması,
Öcalan’ın her akşam ankormanlık yapması gerekiyordu?!) Öyleyse bu ısrar
niyeydi? Sadece bir hesaplaşma, bir burun sürtme mi? Yoksa Patrikhanenin İstanbul’da
kalmasındaki ısrarda “bir gün gelir ekümenikliği için bastırırız” amacının
yatması gibi mi? Ermeni sorununda da toprak verilmesinden soykırım iddiasının
kabulüne, Kurtuluş Savaşını kazanmış, Mustafa Kemal Atatürk iradesine sahip
Türkiye’nin gücü karşısında geri çekilindiğini, müşavirler dahil hepimiz
biliyoruz. Çünkü hepsi Sevr’de ve Lozan tutanaklarında yazılı.
Tatlıses Kürtçe
seyleseydi...
Ana dilde eğitim. ANA dilde
eğitim… ANA DİL…
Ana dil öğretimi değil. Çünkü, ANA
dilin, adı üstünde «ana»dan öğrenildiğini ve özellikle doğu ve güneydoğuda
çoğunluğun Kürtçe’den başka dil bilmediğini herkes bal gibi biliyor. (Bu nasıl
baskıdır, bu nasıl asimilasyondur ki, bu ülkede milyonlarca kişi hala o
baskıcı, zalim «devlet» dilini bilmez!)
Kendisini ulusal bir tehlike
içinde hissedince ülkesindeki camilerde imamların Türkçe konuşmasını
yasaklamayı tartışmaya başlayan Almanya’nın Başbakanı Şröder, kamuda türban
istemediklerini, hem de televizyonda ve açıkça “burada yaşayan ve topluma uyum
sağlamak isteyenler, yasal kurallara uymak ve dilimizi öğrenmek zorundalar”
diyerek ifade etti.
Yani, Türkiye için bir eksiklikten
söz edilecekse bütün vatandaşlarına Türkçe öğretememiş olmasıdır, diyebiliriz
biz de.
Öte yandan okul, dili geliştirmez
de. Biz Turgut Özal gibi İTÜ mezunu yüksek mühendis, Tansu Çiller gibi profesör
ama Türkçe katili başbakanlar biliyoruz. İnsanlar, kendi ana dillerini bile
ancak kendi çabalarıyla geliştirir. Hugo’ları, Şekspir’leri, Danteleri,
Sokratları, Orhan Kemalleri, Nazım Hikmetleri mektepler yetiştirmemiştir. Yaşar
Kemal’in lise öğreniminin bile olmadığı, hatta espriyle karışık, ortaokulda
Türkçe’den ikmal kaldığı söylenir. Ama Türkçe’nin dev eserlerini yazmıştır. Her
türlü öğrenim basamağını eksiksiz atladığı halde çok kötü İngilizce, Fransızca,
İtalyanca, Türkçe konuşan safkan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türk’ün sayısının
iyi konuşanlardan çok daha fazla olduğuna bahse girseniz rahatça kazanırsınız.
Mekteplerde, ancak yabancı dil
öğrenilir, o da yine kişisel çabayla geliştirilir. Kürtçe Kürtlerin yabancı
dili mi?
Üstelik öğrenim yetmiyor, eğitime
geliyoruz. Bu çok daha geniş kapsamlı bir kavram. Bunun içine kültür de girer,
tıp, mühendislik, hukuk da girer. Kültür… Sevgili Ahmet T. Kışlalı’nın ilk eşi,
sevgili Nilgün Kışlalı, Ahmet Taner’le evlenene kadar Türk okullarından adımını
bile atmamış bir Katolik Fransız iken öldüğünde mükemmel bir Türk hatta Anadolu
Müslümanı’ydı. Buna karşılık sektirmeden Türk okullarında yetiştiği halde Türk
olmaktan, Türkiye’den utanan, isimlerini saymanın, bazı çevrelerin düşünce özgürlüklerini
incitebileceği hiç de azımsanamayacak sayıda insan da var.
Eğitim denince akla tüm bir maarif
sistemi gelir. Peki, bununla Kürtçe tıp eğitimi, Kürtçe mühendislik, hukuk
eğitimi mi kast edilmektedir? Nerede kullanılacak bu eğitim?!.. Anamdan Kürtçe
öğrenmişim. Büyüdüm, Kürtçe roman okumak istiyorum. Ama yok. E birileri oturup
Kürtçe roman yazmamışsa ne yapalım? Çevirin Aziz Nesini, Yaşar Kemal’i
Kürtçe’ye, okuyun. Ama o zaman Kürt kültürü öğrenmiş olmayız ki?!..
El insaf demeyelim ama Tatyos
Efendi’nin, Udi Hırant’ın Rumca, Ermenice kilise müziği bestelemesine kimse
mani olmamıştı. Onlar yine de Türkçe “Türk” müziği yaptılar. Aksi taktirde
kendilerini çoğunluğu anlatmaları, şarkılarının bugün bile saygıyla, sevilerek
dinlenmesi mümkün olmazdı. İbrahim Tatlıses, tamamen Kürtçe çalıp söyleseydi
bugünkü İbrahim Tatlıses olamaz, belki İMÇ’ye bile adımını atamazdı.
Batı Trakya’daki Türk… Baskı
vesaire orada da var. Ama kendisini Yunan çoğunluğa anlatmak, yaşadığı baskıyı
anlatmak istiyorsa Yunanca yazmaktan başka çaresi yok. Nitekim bizde de Özgür
Gündemler, Özgür Ülkeler vesaireler var. Oldu. Niye Kürtçe yayınlanmadılar?
Baskıdan korkudan mı? Bağımsızlık için silaha sarılanlar, herhalde gazetesinin
kapanmasından korkmamıştır. Ki bu yayın devam ediyor.
Almanya’da bir Almanla evlenip
Almanya’da yaşamayı seçmişseniz, hele Alman olan anne ise ailede, özellikle
çocuklar için Almanca’nın ağır basması kaçınılmaz. Nitekim öyle oluyor. Hatta
anne ve babanın özbeöz Türk olduğu ailelerde bile orada doğan çocuklar çok
çeşitli nedenlerle Almanca’yı Türkçe’den çok daha iyi konuşuyor. Ne kadar
Türkçe ders verilirse verilsin, ne kadar Türkçe sınıf, okul açılırsa açılsın.
Çünkü insan ilişkisi, toplumsal yaşam, sınırlı ve resmî okul saatlerinden çok
daha etkileyici. Alman devleti baskı yaptığı için değil Ama aynı çift, yaşama
mekanı olarak Türkiye’yi seçerse bu kez de Türkçe’nin öne çıkması kaçınılmaz.
Peki bütün bu Kürtçe eğitimler,
öğretimler, kültür kazandırmalar, ne zaman asıl anlamını bulur? Asıl nerede işe
yarar?!..
6) Raporda azınlık okullarına Türk
müdür yardımcısı atanmasından da rahatsızlık belirtiliyor. Okulun diğer
öğretmenlerinin tamamı ilgili azınlık mensubu. Müdürü aynı azınlıktan. Türk
olan, bir tek müdür yardımcısı. Ne olur? Türk müdür yardımcısı olmasaydı bu
ekalliyet ne yapacaktı da bu gariban olunca yapamıyor, veya yapamayacak? Yarası
olan gocunur.
Ayrıca Yunanistan, ülkesindeki,
Batı Trakya’daki Türk okullarına, genel olarak Türklere nasıl bakıyor? ABD 11
Eylül’den sonra, Fetullah Hoca ve benzerleri hariç, ülkesindeki ve ülkesine
giren bütün Müslümanlara (Kemal Derviş hariç Türkiye’nin bakanı Masum Türker’e
bile), bütün esmer tenlilere, bütün Ortadoğululara, bütün Doğululara nasıl
bakıyor? Bizim 11 Eylülümüz yok mu? Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve
bunların tam ortasındaki Mavri Miralar, Etniki Eteryalar, Ermeni çeteleri ne
idi?
7) “Bugün de TSK, Dışişleri, Emniyet, MİT başta
olmak üzere, üniversiteler dışında gayrimüslim memura rastlanmaz.”
Birinci Dünya Savaşı ve Milli
Mücadele’den hemen sonra yürürlüğe giren Memurin Kanunu en az 40 yıldır
yürürlükte değildir. Gayrimüslimlerin sayısı, başta Lozan olmak üzere çeşitli
uluslararası anlaşmalarla ve karşılıklı
mutabakatla (nitekim Yunanistan’dan da Rumca’dan başka dil bilmeyen
binlerce Türk bu şekilde Türkiye’ye gelmiştir) özellikle azaltılmış olup ancak
binlerle ifade edilebilecek düzeydedir ve genellikle kamudan, devletten resmî
görev talep etmemektedir; çünkü ticaretle gayet müreffeh bir hayat düzeni
kurmuşlardır. Memur maaşı, onlar için komiktir. Talep edip reddedilselerdi, müşavirlerin içini rahatlatacak
durumlar belki oluşabilirdi; ama etmediler, etmiyorlar.
Bunun dışında, Mıgırdıç Şellefyan,
veya Cefi Kamhi “milliyetçi-muhafazakar” başbakanlara çok yakın azınlık
milletvekilleridir. Topu topu iki kişi olmaları mazeret değil. 70 milyonluk,
60, 50, 30 milyonluk Türkiye’de, azami 550 kişilik parlamentoda beş on bin
kişilik azınlığa da bundan daha fazla sandalye düşmezdi herhalde. Kaldı ki,
sayı azlığı da çok önemli değildir. Çünkü mevcut seçim sisteminde Başpatron, İstanbul bilmem kaçıncı
bölgede birinci sırada aday gösterse Patrik
Bartelomeos’u bile milletvekili seçtirebilir.
Ayrıca, «solcu» müşavirler, bu azınlık milletvekillerinin neden genellikle
hep «sağcı» sermaye partilerini tercih ettiklerini de tartışmalıdır.
Osmanlı döneminde Vezirliğe kadar
yükselmiş Ermeni yurttaşlarımızın bulunduğunu mutlaka müşavirler de bilir; ama
biz, 1895’te neden Osmanlı Bankasını bombalayıp, Osmanlı Padişahına karşı
suikaste kalkıştıklarını, neden kanlı çarpışmalar halinde olduğumuz Ruslarla
işbirliği yaptıklarını bilmiyoruz. Hem de Padişah İkinci Abdülhamit’in, adeta
bir müşavirin yüz yıl sonra “aman
Batılılar eleştirmeden, uyarmadan biz yapalım” diyeceğini bilmişçesine ve
aynı kaygıyla, kendisine suikast düzenleyen Ermeniler için genel af çıkarmasına
rağmen…
Azınlıklar pek çok haklarına,
talep ederek, mücadele ederek, dış destekle değil, Osmanlı’nın engin vericiliği
sayesinde kavuşmuştur. Türkler çiftçilikten ve hele askerlikten başka şeye
adeta vakit bile bulamazken (ki bakın şimdi her türlü üçkağıtçılığıyla birlikte
ne güzel beceriyorlar!.. Demek ki yapabiliyorlarmış) bu azınlıkların ticarette,
sanatta, zanaatkarlıkta, bankacılıkta, mali işlerde çok gelişip
zenginleşmelerinin bir nedeni de, muhterem Osmanlı padişahlarının kendilerini
askerlikten muaf tutmuş olmalarıdır. Patrikhaneleri ne Rumlara, ne Ermenilere
kendi talepleri kazandırmamıştır; patrikhaneler Padişahın bu azınlıklara
kendiliğinden layık gördüğü birer lütuftur. Hatta başlangıçta İstanbul’da hiç
Ermeni yokken, Doğu’dan getirtip kurdurmuşlardır Patrikhane’yi. Patriğin vezir
rütbesine eş sayılır hale gelmesi de, istenmeden yapılmış bir bağıştır.
Ve Ermeniler bütün bu
kendiliğinden verilenlere, 1839’lara, 1856’lara rağmen banka bombalayıp,
Padişaha suikast düzenleyip Ruslarla işbirliğine; Rumlar bütün bunlara rağmen
Mavri Miralara, Etniki Eteryalara, Pontusçuluğa, Yunanla işbirliğine
soyunmuştur.
Şeyh Sait’in Torunu: “İslam ortadan kalktı. Türklerle artık birlikte
yaşayamayız!”
8) Doğrudur, Lozan’da Türkiye DİNSEL azınlıktan başka azınlık kabul
etmemiştir. Yani sadece Müslüman olmayanları azınlık saymıştır. Buna, tıpkı o
zaman karşımızda olan Müttefikler gibi, hayıflanmak niye?
Bu soruya bir başka soruyla cevap
aramak gerek: Bugün üyesi olmak için AB’ne yalvarıp yakarıyoruz; onlar da,
belki haklı olarak “o zaman bizim şartlarımız da bunlar” diyorlar. Peki
Lozan’da, yalvarmak ne demek, yenilmiş konumda oldukları halde Müttefikler
niye, hem de Mîsâk-ı Milli’deki eksiz «azınlık» sözcüğünden hareketle Müslüman
olan bazı grupların da azınlık kapsamına alınmasında o kadar ısrarlı olmuştur?
Kimdir bu bazı Müslüman gruplar?
Tabii en başta Kürtler… Sonra
Çerkezler ve diğer Türk olmayan Müslüman gruplar…
Oysa 1922-23’te Kürtlerle ilgili
en küçük bir sorun yoktur. Şeyh Sait İsyanına daha çok vardır. Kaldı ki,
Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edilmiş, Şeyh Sait İsyanı Nisan 1925’te
başlamıştır. Aradan geçen bir buçuk senede, ayakları üzerinde güçlükle doğrulmaya
çalışan Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın yapmadığı hangi baskıyı uygulamıştır
da, kendilerinin ve başka bazılarının sık sık ifade ettiği üzere daha dün
Çanakkale’de «ezen ulus»(!) Türklerle birlikte düşman (üç gün sonra birden bire
Müslüman azınlıkların da hak savunucusu haline geliveren düşman) kurşunlarıyla
can veren Kürtler bu defa isyan etmek gereğini duymuşlardır?
Aynı bir buçuk, iki yıl öncesinde
müttefiklerin Lozan’da azınlık kavramının ille de Müslüman olanları da
kapsayacak şekilde geniş tutulması için verdikleri cansiperane mücadeleyle Şeyh
Sait İsyanı arasında bağlantı kurulursa tıp değil siyaset bilimi doktorları
öyle fetva buyurdu diye neden «paranoyak» olalım?..
Demeyelim hadi de sözü Uğur MUMCU
ve Abdülmelik Fırat’a bırakalım. Şeyh Sait’in kardeşinin torunu ve oğlunun
damadı olan, eski DP milletvekili Melik Fırat’ın Şeyh Sait İsyanı ile ilgili
düşünceleri son derece ilginçtir:
“- Şeyh Sait’in, müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami bir
düşünce dışında, ümmet fikri dışında her hangi bir beşeri sisteme inanması, o
yolda hareket etmesi mümkün değil. Nasyonalist bir düşüncesi olamaz. Şeyh
Sait’in şahsi düşüncesi nasyonalist olamaz. Fakat, İslami ağırlıklı bir hareket
içinde, otomatikman nasyonalist bir harekete, yani ulusal bir harekete
katılabilir.”
“- ...
“- ... Şeyh Sait gibi yetişmiş bir insanın durup dururken «Ben Kürt
Devleti kuracağım» demesi biraz
yanlıştır. O dine inandığı için, din yıkıldığı zaman kıyam edebilir.”
“Atatürk dini mi yıkmıştı?
Neden? Şeyh bu yüzden mi kıyam etmişti? Neydi Şeyh’i ayaklanmaya yönlendiren
ana neden? Torunundan bunları öğrenmek istiyorum. Yorumu şöyle:
“- Şeyh Sait ile Atatürkçülük... Bunlar birbirine karşı iki olgudur.
İki dünya görüşü ve iki siyasettir doğuda. Mustafa Kemal, «Osmanlı
İmparatorluğu batıyor, devlet yıkılacak. Bunun yerine, batının kültür
sistemini, hukuk sistemini alıp Türk ulusunu yüceltebilirim» diye düşünüyor. Buna karşı «Osmanlı İmparatorluğu yıkılsa bile
yine kendi kültürünü, inançlarını yaşatıp, batı teknolojisini almak» fikri savunuluyor.
Bu çarpışan iki fikirdir. Şeyh Sait cumhuriyete karşı değildir. Bu
batılı-taklitçi düşünceye karşıdır. Şöyle düşünüyor: «Kürtler ve Türkler
İslam unsuru olarak kaldıkça bir devlet çatısı altında birlikte yaşarlar.
Fakat, İslam düşüncesi ortadan kalkarsa beraber bir devlet olmanın anlamı
kalmaz.» Yani, İslam düşüncesi Kürtleri
ve Türkleri bir arada tutan unsurdur. Bu kalktı. Bunu söyleyen Kürtler. Jön
Türkler’de nasıl Batı standardında bir devlet kurma fikri varsa, Kürtler
arasında da Kürt devleti kurmak isteyenler vardır.
...
... Şeyh Sait olayının diğer yanı da Kürt ulusunun kendi başına devlet
kurma fikridir. Bu fikir de var işin içinde. O iş de Şeyh Sait ile başlamıyor;
bu da her milletin kendini idare hakkından doğuyor.
…
“- Şeyh Sait, «Dini kaldırdılar. Biz Kürtler, kendi kendimize, dini
esaslara göre idare edilelim” diyor.» (Uğur Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması, um:ag Vakfı Yayınları: 23, Bütün Yapıtları
Dizisi: 21, 21’inci Baskı, Ağustos 1996, Ankara, s. 148, 149, 150.)
Görüldüğü üzere, Şeyh Sait’in
torun-damadı bile bu ilk isyan için bir baskıdan, zulümden söz etmemektedir.
Tek neden vardır Melik Fırat’a göre: “İslam ortadan kalktığına göre, Türklerle
bir arada yaşamamız için neden kalmamıştır...”
“Statü tanımaya gerek yok, farklılığını kabul et yeter!!!”
9) “Türkiye, azınlık
kavramının ve hukukunun dünyadaki gelişmelerini izlemek yerine, 1923 yılına
takılıp kalmakta, üstelik 1923 Lozan’ı da yanlış/eksik yorumlamaktadır.
Azınlık kavramının ve hukukunun
dünyadaki gelişmeleri!!...
Dünyadaki gelişme babında bizim
gördüğümüz şu: Yerlileri bir müze malzemesi derekesine indiren Amerika, şimdi
de 25 milyonluk koca bir ülkeyi yok ediyor. Sömürü olanaklarını yitiren,
Amerika gibi zorla yeni sömürgeler edinmeye çalışma gücüne en azından şimdilik
sahip olmayan Almanya, hıncını kendi emekçisinden çıkarıyor. İngiltere aynen
öyle.
Peki biz ne yapıyormuşuz bunlardan
daha kötü? Zaten hiçbir zaman sömürü olanağına sahip olmadığımız, yabancıları
sömürmeyi imparatorlukken bile beceremediğimiz için hıncını kendi emekçisinden
çıkarmayı Almanya’dan daha önce keşfetmek; Patrikhaneye ekümeniklik, kardinal
yetiştirme hakkı tanımamak, Rumlara
«Türk» dememek, Kürtleri, Keldanileri, Süryanileri, Alevileri, Çerkezleri
de azınlık saymamak dışında... Ne ayııııp, ne ayıp! (Tabi, Almanya’da evlerinde
diri diri yakılan Türkler, resmen hükumet tarafından değil Dazlaklar tarafından
yakıldığı için zaten konumuz dışında!!)
1923 yılına takılıp kalmışız.
Peki 2004 yılı neresi? Yukarıda tasvire
çalıştığımız Amerika’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin, Avrupa’nı, Batı’nın
dünyası… Sovyetler varken ancak illegal çalışabilen sömürünün yeniden
«resmileştiği», «devlet»leştirildiği, «sosyal»in «individual»a dönüştüğü, her
koyunun kendi bacağından asıldığı bir vahşi cangıl dünyası… Türkleri zaten adam
yerine koyan yok ya, Kürtlerin de işsizlik, açlık gibi bir sorunları yok.
Kürtçe türkü dinlesinler, Kürtçe televizyon seyretsinler kafi. Karınları doyar.
10) “Azınlığın farklı
kimliğinin kabulü ile azınlık statüsü/hakları vermek aynı şey
sayılmakta/sanılmaktadır. Oysa birincisi objektif bir durumdur, ikincisi ise
devletin bileceği bir iştir.”
Kast edilen şu herhalde: Azınlık
statüsü veya hakları tanımak hukuki bir olaydır, süreçtir. Bu olmayabilir. Ama
hiç değilse “bu ülkede Kürt, Çerkes, Ermeni, Boşnak, Arap, Rum vardır ve bunlar
Türklerden farklıdır”ı kabul edin.
Tamam. Hepimiz çıktık, sabah
Anıtkabir’de toplandık ve koro halinde “Türküm, doğruyum, çalışkanım” yerine
bunu söyledik.
«Kabul etme»nin ağzı, yüzü yok mu?
Kabul ettim; bunu sözle ikrar ettim. Sonra?!.. Yani, kabul etmekle statü
tanımak, hak vermek aynı şey değilmiş madem, “farklı kimliğini kabul ettim”
dedikten sonra, ana dilde eğitim, yayın, vesaire hakkı vermesem de olacak mı? O
zaman benim Kürt, Çerkez, Arap kardeşim ne anladı bu kuru kuru «kabul
etmek»ten? Azınlık statüsü vermeden, hakkı tanımadan, kabul etmek nasıl olacak,
oluyor öyleyse? Yasa çıkarmamızı, yani yazılı ikrarı bile ciddiye almayan
Avrupa Birliği niye ensemizde “tamam
yasayı çıkardın, ama bir de uygulamayı görelim” diye boza pişirip duruyor?
İş kabul etmekle bitseydi, bu
memleketin Süleyman Paşası (Demirel) “Amerika
bir Kürt devleti kurulmasını istiyorsa (herhalde «bölgede» demek istemişti)
buna mani olamayız” diyeli çok
olmuştu. Üstelik mevcut durum, adamın haklılığını kanıtlıyor.
Lenin’in Rusya’sı yıkıldı, Tito’nun Yugoslavya’sı yıkıldı;
sıra Kemal’in Türkiye’sinde!”
11) “Demokrasi anlamına gelen iç self-determinasyonla, parçalanma anlamına
gelen dış self determinasyon aynı şey sanılmakta…”
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı anlamına gelen
self determinasyon hakkının böyle iç ve dış diye ikiye ayrıldığını, hem de
birinin demokrasi ötekinin parçalanma anlamına geldiğini hiç duymamıştık. Ama
aldık kabul ettik diyelim
Osmanlı da kendiliğinden veya Batı
baskısıyla azınlıklara tanıdığı statülerin tamamını bir iç self determinasyon
yani demokrasi olarak kabul edip tanımıştı. Ama sonuç dış self determinasyon
oldu. Yugoslavya da öyle… Demek, iç self determinasyonla dış self
determinasyonun arası bıçak sırtı. Hemen öbür tarafa, yani demokrasi tarafından
parçalanma tarafına düşülebiliyor… Osmanlı, hiç parçalanmadan yıkılsaydı… Veya
Yugoslavya… Anlaşılırdı.
Ayrıca, solcu müşavirlerin de
bildiği üzere self determinasyon hakkı sosyalizmin kuralı değil, ABD devlet
Başkanı Wodraw Wilson’un adını taşıyan ve Milletler Cemiyetinin temelini
oluşturmak üzere 1914’te yayınlanan Amerikan Bildirisinin bir maddesidir. Gerçi
Birinci Dünya Savaşı Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun, Alman
İmparatorluğunun da yıkılmasına yol açmıştır; İngiltere’nin üzerindeki güneşi
de söndürmüştür; ama bunlar yine de siyasi yıkılmalardır. Almanya’da
İmparatorluk rejim olarak yıkılmış, yerine Cumhuriyet kurulmuştur o kadar.
İngiltere ve Almanya’da azınlıklar oluşmamıştır bu yıkılmalarla. Avusturya ve
Macaristan’da azınlıklar söz konusu
olmuştur ve Osmanlı’dan ayrılan ülkelerde de milyonlarca Türk kalmıştır. Ama
bunlar hiçbir zaman bizimkiler gibi bütün dünyayı meşgul eden bir sorun haline
gelmemiştir. Wilson Prensiplerinin, azınlıklarla ilgili self determinasyon
maddesinin Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan,
Sırbistan’da kalan azınlıklar için gündeme getirildiğini kimse söyleyemez. O
madde özellikle Türkiye sınırları içinde kalan Rumlar, Ermeniler, sonra Kürtler
ve diğerlerini gözetir.
Kısaca… Kim ne derse desin Sevr
ortadadır, orada bir Ermenistan’a ek olarak
(Kesim VI, ERMENİSTAN, Madde 88-93) bir Kürdistan (Kesim III, KÜRDİSTAN,
Madde 62-64) vardır. Lozan ortadadır; bağımsız bir madde olarak antlaşma
metnine sokulamamıştır ama, tutanaklar, Müttefiklerin «gayrimüslim azınlıklar»
terimi yerine «azınlıklar» teriminde nasıl direndiklerini açıkça
sergilemektedir. Müşavir bey de ortadadır; o da tıpkı o zamanki müttefikler
gibi geniş kapsamlı, Kürtleri vb. de içerecek «azınlıklar» teriminden yanadır
ve «gayrimüslim azınlıklar» teriminin antlaşma hükmü haline gelmesini doğru
bulmamaktadır. Ve nihayet Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat’ın Uğur Mumcu’ya
yaptığı açıklama da, bunların hepsinin en açık ve dürüstü olarak (ki Fırat,
Müttefikler gibi, AB gibi, müşavir bey gibi konunun tufeylisi değil sahibi
aslisidir) ortadadır. Hiçbiri olmasa da Abdülmelik Fırat, Uğur Mumcu ve kitabı
düş değildir. Paranoya hiç değildir; siyaset bilimi doktorları bununla
yetinmeli, tıp doktorluğuna soyunmaya kalkmamalıdır. Çünkü bu kerameti
kendinden menkul teşhis bomerang gibi onlara da dönebilir.
Ayrıca «daha dün» Çanakkale’de
İngiliz ve Fransızların, Milli Mücadele’de Yunanların öldürdükleri arasında,
son andaki sığınma olayına kadar Çerkez Ethem ve onun kuvvetleri içinde vb. bu
Kürtler de vardır, Çerkezler de vardır, diğerleri de vardır. Çok açık
söylenmese de Kurtuluş Savaşı fiilen bir Müslüman-Hıristiyan savaşıdır. Ama ne
hikmetse muhterem düşmanlarımızın, dün öldürdükleri Müslümanlara bugün kanı
kaynayıvermiştir!!! Tabii Türkler hariç!
2 Ocak 2003 tarihli Ermeni azınlık gazetesi Agos’ta yayınlanan «Şu Sevr
Paranoyası Yok Mu» başlıklı yazıda ileri sürüldüğü gibi o günkü
düşmanlarımız bugün artık dostlarımız, en azından müttefiklerimiz midir? Artık
onlardan kuşkulanmaya, Sevr sayıklayıp durmaya gerek yok mudur; bu bir paranoya
mıdır?
Bir kere, güya artık «barış»
anlaşmasının imzalanacağı Lozan’da bile, müttefiklerin, hele Yunanların tüm
istediği, sanki yenilen onlar değilmiş gibi, Sevr’in tekrarıdır. Başka hiçbir
şey olmasa, o inanılmaz “Ermeni Yurdu” baskısı bile tek başına bu tezin
kanıtıdır. Kaldı ki ... Sevr Antlaşmasının 140-151’inci maddelerinde yer alan
hükümlerin hemen hepsi Lozan’da da aynen yeniden istenmiş, bir kısmı hiç kabul
edilmemiş, bir kısmı değiştirilmiş, bir kısmı da aynı kalmıştır, ama ne
güçlükler pahasına!..
Hadi Lozan’la Sevr’in arası çok
yakındı, düşmanlıklar henüz sönmemişti.
Metin Toker on beş yıl kadar önce
yazmıştı (tarihini ne yazık ki hatırlayamıyoruz). 1980’den kısa bir süre önce
Toker Senato kontenjan grubu başkanıdır ve bir heyetle birlikte Senato’nun
konuğu olarak Amerika’ya giderler. Gündüz resmî görüşmelerden sonra ev sahibi
Senato başkanı bir akşam yemeği verir. Toker, ev sahibinin yanında
oturmaktadır. Sohbetin koyulaştığı bir anda ev sahibi adeta itiraf eder:
“- Ermenilere bir söz vermiştik
ama tutamadık.
“- Ne sözü?
“- Devlet sözü vermiştik.
“- Niye tutamadınız?
“- Siz ağır bastınız.”
Bu da 25 yıl öncesi. Yetmedi mi? O
zaman altı yıl öncesine gelelim. 19 Ocak 1998 tarihli Alman Süd Deutsch Zeitung
gazetesinde yer alan Wolfgang Koydl imzalı yazıda aynen “Lenin’in Rusya’sı yıkıldı; Tito’nun Yugoslavya’sı yıkıldı; sıra
Kemal’in Türkiye’sinde” denilmektedir. Koydl, Kopenhag Kriterlerinden,
demokrasiden, insan haklarından filan söz etmiyor; Türkiye’nin AB üyeliği
olmasa dahi, hatta belki olmaması için “sıra
Kemal’in Türkiye’sinde”dir
Koydl nihayet bir gazeteci;
söylediklerinin «resmî» niteliği
yok, Alman devletini bağlamaz
denecekse, Amerikan Senatosu başkanının resmî kimliği vardı, bir. Ama daha
önemlisi, Koydl’ı gazeteci diye niye küçümsüyorsunuz? Her şeyden önce adamın
söylediklerinin ilk ikisi gerçekleşmiş!..
Yugoslavya, Rusya, Koydl istedi
diye yıkılmadı. Bunlar kişisel temennilerdir; tesadüfen hayatla çakışmıştır.
Türkiye de o istedi diye yıkılmaz denerek önemsiz sayılacaksa, sayılması
istenecekse, o zaman yukarıda değindiğimiz üzere, “Yorum Beyanından er geç vazgeçilecektir, bir gün gelecek herkes
istediği dilde yayın yapacaktır”ların da aynı kategoriye girdiği kabul
edilmelidir. Yani kişisel temennidirler, tahmindirler. Hadi kanaat
ifadesidirler. Bir köşe yazısına uygun düşebilirler, ama “bilimsel” ve “rapor”
değildirler.
«Resmî» şahsiyetler elbette bir
gazeteci gibi ulu orta konuşmayacak!..
Bakın Irak’a…. Yanılıyorsunuz…
Orada Amerikan askeri postalıyla girdiği camiye
sığınmış ağır yaralı Irak’lıyı “daha ölmemiş bu. Ölü numarası yapıyor”
diyerek öldürmüyor. Yanılıyorsunuz… Bush oraya, 100 bin cesetten sonra hala “demokrasi
götürüyor”. “Ekonomim kötü,
toplumsal dengelerim kötü, dünya kötüye gidiyor. İmparatorluğum zor durumda,
bir an önce tedbir almalıyım. Hepsi benim olmalı” diyecek hali yoktu ya!..
Ve bütün bunları, kuyruğuna
yapışmazsak uyarlık dışı kalacağımızın tekke erbabı gibi zikredilip durulduğu
«uygar» Avrupa sükunetle izlemektedir. (“Arapların, Müslümanların da gıkı
çıkmıyor” denecekse; Araplar, Müslümanlar zaten uygar(!) değil. Bizim de, 17
Aralık’tan başlamak üzere medenileşmek için nasıl olsa daha on beş yılımız
var!) Oysa muhterem ve medeni Avrupa için, Halepçe’de öldürülen Kürtlerin
kıymeti harbiyesi yoktur. Amerika’nın öldürdüğü, Ermeni’siyle, Keldanisiyle,
Asurisiyle, Sünni’si, Şii’siyle (bir tek muhterem Talabani ve Barzani Kürtleri
hariç!!!) 100 bin Iraklının, Sivas’ta yakılan 37 kişinin, Mumcuların,
Aksoyların, Kışlalıların da yoktur. Avrupa için varsa yoksa Türkiye
Hıristiyanları, Öcalan ve onun Kürtleri, Amerika için varsa yoksa Talabani,
Barzani…
Ne insan hakları, ne demokrasi
ama!..
Şurada, burnumuzun dibinde, taş
çatlasa 500 kilometre ötemizde (Ankara-İstanbul mesafesi kadar), Saddam’a,
Şah’a, hatta Hitler’e, Mussolini’ye rahmet okutan, olsa olsa Roma’nın Kartaca
vahşetiyle karşılaştırılabilecek bir namussuz BATI vahşeti, hem de demokrasi
adına, insan hakları adına cereyan edecek; biz de yine aynı demokrasi adına,
aman bize demokrasi düşmanı denmesin diye «Türkiyeli»leşivereceğiz!..
Türkiye: İmparatorluk, ulus-devlet, sömürge?.. Ve aydın tembelliği...
Rapordaki, “dikte edilmeden kendimiz yapıverelim” yaklaşımı, ilk bakışta hoş,
bağımsızlıkçı, onurlu, kişilikli görünüyor. Osmanlı’nın son dönem tarihi,
Abdülhamit’in yine yukarıda değinilen Ermeni suikastçilere affı gibi sayısız
“dikte edilmeden kendimiz yapıverelim”lerle doludur. Üstelik Osmanlı, raporda
kısaca değinildiği gibi, tam istenen
yapıdadır. Üst kimlik Osmanlılıktır. Bunun altında ne isterseniz
olabilirsiniz. «Millet Sistemi» denilen çok uluslu bir yapı söz konusudur.
Ayrıca o günün ölçülerinde verilmedik hak, verilmedik taviz kalmadığı halde
Hıristiyan azınlıklar, isyanı gerektirecek hiçbir baskı yokken yine isyan
etmiş, yine düşmanla işbirliği yapmıştır. Ve Osmanlı bütün o haklara, tavizlere
rağmen yıkılmıştır!
Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan
sonra, Anadolu’da ancak tutunabilmiş Türkiye’de bu uluslardan bazı kalıntılar
olması, Türkiye’nin inisiyatifiyle gerçekleşmiş bir durum değildir. Kalan
azınlıkların hemen hepsinin artık bağımsız bir ülkesi olmuştur. Türkiye’den
şikayeti olan, bu bağımsız ülkelere gidebilirdi. Gitmemişlerse ya memnundurlar,
ya da tıpkı çoğunlukta ve egemen olduğu sanılan Türkler gibi, olumsuzluklara
katlanmayı göze almışlar demektir.
Osmanlıda, «Osmanlılık» şeklinde
bir üst kimlik çok doğaldı. Çünkü Padişah bile çoğu zaman bir «kırma» idi. Ama
Türkiye artık ekonomik, siyasi ve askeri açıdan özellikle sosyal açıdan bir
imparatorluk değil. Bu saatten sonra, «Türkiyelilik» gibi hezeyanlarla
Türkiye’den zorla imparatorluk çıkmaz; Türkiye artık bir imparatorluk gibi
davranamaz. (Kaldı ki imparatorlukların ne hale geldiğini gördük. Yakında
Amerika’yı da göreceğiz.) Türkiye, artık ya ulus-devlettir ya da sömürge.
Bilimsel görüş budur, çünkü somut şartların somut tahlilidir.
Yeniden imparatorluk
olamayacağımız açık. Sömürge olmayı ise (“olmadık da ne oldu; keşke 1920’de
Amerikan mandasını veya İngiliz himayesini kabul ediverseydik… Şimdiki gibi
uğraşıp durmak zorunda kalmazdık” diyenler olsa da) istemeyen milyonlar var.
İmparatorluk olmadan da sömürge olunmayabilir. Ama bu biraz zor iştir, zahmetli
iştir, yürek ister, ve yolu da emperyalist paşaların eteklerinin öpülüp
durulduğu bugünkü Diyarbakır’dan, hatta Ankara’dan, hele İstanbul’dan değil,
herkesin kelle koltukta dolaştığı 1920 Ankara’sından geçer.
Sorunu budur: kendi gücüyle, kendi
dinamikleriyle bir şeyler yapmanın risk ve zahmetlerine katlanamamak… İlber
Ortaylı’nın haklı deyimiyle, tam bir «aydın tembelliği»… Yani hayatlar veya
özgürlükler tehlikeye girmeden, istenenleri verivererek, birtakım «pabuççu
muştaları» marifetiyle «adam olmak». Siz bakmayın “dışarıdan dikte edilmeden kendimiz yapalım da onurumuzu kurtaralım”
sözlerine. Daha dikte edilmemesi mi kalmış? Saatin durması, zamanın geçmediği
anlamına gelmez. Saat arada sırada durmuş olabilir, ama zaman Türkiye’nin AB
başvurusuyla başlamamıştır. “Azınlıklara dikkat!” komutu verileli iki yüz yıl
olmuştur Avrupa tarafından. Şimdiki sadece bir emir tekrarıdır. İki yüz yıldır
bir şey yapılmadığından değil. Düveli muazzamaya, azınlıklar konusunda istedikleri,
Osmanlının parçalanması uğruna verilmiştir; sıra Türkiye’dedir, çünkü diş
kovuklarında hala biraz (hatta biraz değil, 1071, 1453, 1923 gibi hâlâ kökünden
çözülememiş ciddi) artıklar vardır.
Söylenmek istenen “canım bir kere
Osmanlı Bankası bombalandı, bir kere padişaha suikaste kalkışıldı, bir kere
savaş anında düşmanla işbirliği yapıldı, Mavri Mira, Etniki Eterya kuruldu diye
seksen yıl sonra hala güvenmemek olmaz. Unutalım bunları” ise, bu mübarek
«zaman», seksen yıl sonra Ermeni soykırımı iddialarını niye bir türlü tedavi
edemiyor?
İkincisi, Orhan Kemal, Sabahattin
Ali, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Uğur Mumcu, Cavit Orhan, Doğan Öz vs.
vs. Kürt müydü, Alevi miydi? Ya da Kürt veya Alevi oldukları için mi çektiler
çektiklerini, öldürüldüler? Türkler ölürse ölsün, aç kalırsa kalsın, yeter ki
Kürt ve Alevi’nin tüyüne halel gelmesin mi? Verhugen veya Prodi bu isimlerden
hangisini tanır? Ama hepsi de Diyarbakır’ı şehir haritasını gözü kapalı çizecek
kadar iyi biliyor. Ve son raporlarında büyük bir rahatlıkla Lozan’da
yapamadıklarını yapıp «Sünni olmayan Müslümanlar»ın, Alevilerin haklarından da
söz edebiliyorlar.
Çok daha yeni olan Tito
Yugoslavya’sı tam da Türkiye için düşlenen bir örnekti. «Yugoslavyalılık»” gibi
bir üst kimlik dahi yoktu. Herkes kendi dilinde konuşuyor, yazıyor, yayın
yapıyor; parlamentoda bile kürsüye çıkan her milletvekilinin yanında bir de tercüman…
Ama, ne zaman Tito hakkın rahmetine kavuştu, Yugoslavya’da kavuştu. Niye?
Muhterem ve medeni Batı öyle istedi de ondan. Tıpkı Irak gibi, Bosna’da
olanları 32 Kısım Tekmili Birden Direklerarası Naşit Tiyatrosu gibi seyretti de
ondan. Çünkü bunu zaten kendileri tezgahlamıştı da ondan.
Bütün bunları, siyaset bilimi
doktorlarının, uluslararası ilişkiler profesörlerinin bilmemesi imkansız. Ama
onlar da bizden, farklı zaman ve mekanlarda da olsa bütün dünyanın gözleri
önünde cereyan edenleri görmememizi, tıpkı «Şu Sevr Paranoyası Yok Mu» başlıklı yazıdaki gibi, her şeye rağmen
Batıya güvenmemizi, onların artık müttefikimiz olduğuna, sırf onaylanmadığı
için Sevr diye bir anlaşmanın dahi bulunmadığına inanmamızı, “paranoyak
olmamamızı”; kısaca çıplak kral için “vallahi kaftanı çok güzel” diyerek
aptallığı kabul etmemizi istemektedir. Onlar bize 1923’te de 2004’te de
güvenmeyebilirler, ama biz onlara, 1923 artık çok gerilerde(!) kaldığı için
güvenmek zorundayız. Onlar bakiredir, onların geçmişinde hiç şaibe yoktur. Irak
hala yaşanmamaktadır, Vietnam daha 30 yıl önce, Cezayir daha 40 yıl önce
yaşanmamış, 1,5 milyon insan öldürülmemiştir. Çin’de daha 100 yıl önce “Afyon
Savaşları” yaşanmamıştır. Fransa için Vietnam, Cezayir, Amerika için Vietnam,
İngiltere için Çin, Hindistan ne ise, bizim için Kars, Van, Diyarbakır da odur.
Fransa’daki Fas, Tunus, Cezayir kökenli milyonlarca insanın azınlık haklarından
kimse söz etmeyebilir, Fransa, diğerleriyle birlikte Ortak Pazar’ı kurarken, bu
insanların da masaya oturması düşünülmemiş olabilir; ama Türkiye müzakere
masasına oturacağında ise Kürtler bir taraf olarak bulunmalıdır.
Bu kadarı yeter! Burnumuzun
dibinde 100 bin insan bir buçuk yıl içinde yok edilirken, kimsenin burnu
kanamadığı halde patrikhane ekümenikliğinden, filanca dilllerde yayın
yapılmasından dünyanın en büyük, en dramatik, en trajik olayıymış gibi söz edip
durmak artık kabak tadı veriyor, çirkinleşiyor. Öleceksek de kalacaksa kendi
kendimize, kendi gücümüzle veya güçsüzlüğümüzle olsun demekten ödümüz koparak,
Amerika’dan korkarak, AB’ye yaltaklanarak, aman yaşayalım da nasıl olursa olsun
sümüklüğü artık yetmeli!
Bütün bunlar TESEV kitaplarında
kalsaydı, belki mesele yoktu. Ama artık hükumet politikası. Hoş, TESEV
kitapları da bu hükumet politikaları sayesinde varlık kazandı. Çünkü TESEV
kitabının arkasında Açık Toplum Enstitüsü, onun arkasında da Batı ve Amerika
yanlısı olmayan hükumetlerin (Gürcistan, Ukrayna), sözde halk ayaklanmalarıyla
devrilmelerinin mimarı Soros ve onun VAKFI(!!!!) var.
Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Afetinan, Türk İstiklali ve Lozan Muahedesi,
Belleten Cilt: II, Temmuz 1938, Sayı: 7-8'den ayrı basım, Türk Tarih Kurumu,
Ankara.
2 - Çağrı Erhan (ed.), Yaşayan Lozan,Kültür
Bakanlığı Yay., Ankara 2003
3 - Eyüp Kaptan, Lozan Konferansı'nda Azınlıklar
Sorunu, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 2002.
4 - Reha Parla (derleyen), Belgelerle Türkiye
Cumhuriyeti'nin Uluslararası Temelleri; Lozan, Montrö, Türkiye'nin Komşularıyla
İmzaladığı Başlıca Belgeler, Lefkoşe, 1985.
5 - Seha L. Meray, (çev.), Lozan Barış Konferansı,
Tutanaklar Belgeler, Takım 2, Cilt 2, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1970.
(Heddam, 19 Temmuz 2007)